MHP Kadın Kolları Genel Başkanı Hediye Akdere'nin "8 Mart Dünya Kadınlar Günü" Kutlama Mesajı - 08.03.2006

 

TÜRK Kültürü ve Kültür Yozlaşması



Sözlerime Cumhuriyetimiz’in kurucusu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kültürle alakalı birkaç sözüyle başlamak istiyorum.

 Atatürk diyor ki: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden mana çıkarmak, ders almak, düşünmek, zekayı terbiye etmektir.(1936)”

“Milli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Milleti’nin temel direği olarak kabul edeceğiz.(Kasım 1932)”

             

“Bir milli terbiye programından bahsederken, milli karakter ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyoruz.(Temmuz 1924)”

              

“Asıl ulaşmaya mecbur olduğumuz şey, yüksek kültürde ve yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır.”

                

Yurdumuzda son yıllarda şizofrenik bir biçimde önce dilimize saldırılarla başlayan dilde uydurmacılık ve toplumsal beyin yıkama operasyonu Türk kültürünü büyük bir akamete uğratmıştır. Dil bilimciler, dilin tarifini yaparken, dilin kendisine has canlı bir varlık olduğundan söz eder. Bütün canlı varlıkların doğması, büyümesi, gelişmesi ve ölmesi nasıl mukadderse, dillerin de belli bir süre yaşadıktan sonra ölmesi mukadderdir. Dilin kendi mevcudiyetini koruyabilmesi için, kelimelerdeki gelişimlerin ve değişimlerin dilin kendi kuralları dahilinde gerçekleşmesi gerekir. Kelimelerin atomları durumunda olan ve yeni kelimeler üretmeye yarayan köklere uygun ekler getirilerek dili zenginleştirmek, yüzyılların birikimini gerektirir. Uydurmacıların yaptıkları gibi bu birden bire gerçekleşmez. Siz kimyevi’ye kimyasal, fiziki’ye fiziksel diyeceksiniz. Peki coğrafi’ye coğrafyasal, udi’ye udsal, kemani’ye kemansal, kanuni’ye kanunsal mı diyeceksiniz; böyle bir saçmalık olur mu? Bunun hiç dil bilimiyle, ilmiyle bağdaşır bir yanı var mıdır? Varsa da bu hainlikten, art niyetten başka ne olabilir ki? Uygulanan ek aynı bünyedeki bütün kelimelere uygulanabilir olmalıdır. Yoksa ne yapalım; buna uydu da bunlara uymadı mı diyorsunuz?

 

Dilde yeni kelime üretmekle uydurmacılık birbirinden farklıdır. Bu iki şeyi hassasiyetle birbirilerinden ayırmak şarttır. Uydurmacılık, aslı olmayan, belli kurallara dayanmayan, düzme şeyler ortaya koymak demektir. Bir dilin gramer kurallarına uygun yeni kelimeler meydana getirmesi uydurmacılık değil, kelime türetimidir. Dil, bir bakıma yapraklarını yenileyen ağaçlar gibidir. Bir kısım kelimeler dile girer; bu da tabii bir durumdur. Bir ağaç nasıl zamana bağlı olarak yaprak değiştirse ve bu gelişme öze bağlı olarak meydana gelirse, dildeki kelime değişimleri de öyle olmalıdır. Ağaç yapraklarını hemen atıp yerine yenisini hemen koyabiliyor mu? Çınar ağacının üstüne çam dikebiliyor musunuz? Uydurmacılık yapılıyorsa ve yapılmakta ısrar ediliyorsa arkasındaki hainliği mutlaka tespit etmek ve bunun acilen gereğini yapmak lazımdır.

   

Şimdi size aslında hepimizin sıkça kullandığı “neden” kelimesi ile ilgili bir cümle kurmak istiyorum. Burada kullanacağım kelimelerin çoğu “sebep” kelimesi yerine kullanılan kelimelerdir. “Bu işi neden ve ne saikle belli bir müessire bağlamayışınızdaki amil nedir?” dersem ve bunu da aslında bir soru şekli olan neden’le ifade etmeye kalksam. “Bu işi neden ve ne nedenle belli bir nedene bağlamayışınızdaki neden nedir?” gibi ucube bir cümleyle karşılaşırız. Aslında günlük hayatımızın içerisinde buna benzer o kadar çok hatalı kullanım var ki; ben sadece bir örnek vermek istedim. Sayın Cemil Meriç, “uydurma dilin hain virüs gibi, bir kanser mikrobu gibi hepimizi sardığını, kafalarımızı tahrip ettiğini hayatım boyunca müşahade ettim” diyor. Ne kadar haklı değil mi?

 

Benim rahmetli babam “murabba” derdi; bana “kare” diye öğrettiler; oğluma da “dördül” diye bellettiler. Babam “müselles” derdi; ben “üçgen” dedim; kızım “üçül” diye öğrendi. Aynı asrın başında ortasında ve sonunda yaşayan bir neslin bu kadar zorlamadan sonra birbirleriyle anlaşabilmelerini nasıl bekleyebiliriz? Dede ile torun konuşurken bile birbirlerini anlayamaz duruma getirildi. Yapılmak istenilen şey, okumayan insanlar veya okuduğunu anlayamayan nesiller meydana getirmek değil midir? İşte o insanların, Bilge Kağan’dan, Türk töresinden, Manas’tan, kısacası geçmişinden ne bilgisi olur ki, geleceğine bir kandil yaksın. Bu zavallılaştırılmış, sanki suyu çekilmiş seksen-doksan bin kelimelik lügatinden geriye üç bin civarında kelime dağarcığı kalan bir dil haline getirilmiş olan kelimelerle hangi edebiyat eserini yazıp, derdimizi nasıl anlatacağız? Hangi romanı, hangi şiiri yazabileceğiz. Biz, Hoca Ahmet Yesevi’yi, Yüce Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı, Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’i nasıl okuyup anlayacağız? Anlamayalım diye bu hainlikler yapıldı ve bir avuç insanın feryatlarına göz yumuldu; işte şimdi durum ortadadır. En entelektüellerin bile üç yüz beş yüz kelime ile eser vermeye çalıştıkları bir bilim dünyası, ortalama elli, yüz civarındaki kelime haznesi ile konuşmaya, meram anlatmaya çalışan ortalama insanlar haline geldi. Sonuç eyvah ki ne eyvah.

 

“Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyen Atatürk, ne kadar haklı çıktı. Zira bu kısırlaştırılmış, her yanı kuşatılmış, geçmişle irtibatı kesilen lügatle, ne sazda bir tını kaldı; ne de sözde bir mana. Bu yozlaşma sanat adı altındaki bir çok şeyi yedi bitirdi.

 

Öz müziğimiz bir avuç çapulcuya emanet şimdi. Bir televizyon kanalı var mı, kendi değerleri ile çelişmeyen? Kendi musıkisini adam gibi icra eden. Hangi gün yüzyıllardan akıp gelen ve bizi anlatan bir türkümüzü dinliyoruz? Bir avuç oyun bozan, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, ne söylediği belli olmayan bir grup tarafından ekranlar işgal altında. Bakın eskiden bir türkü programında, neredeyse hepsinde, uzun hava, hoyrat, barak, bozlak, tecnis, ibrahimiye, yüksek hava tarzında bir eser okunurdu. Şimdi bu formu kaldırdılar veya bu formlar çok az kullanılıyor. Klasik Türk müziği programlarında gazel okunurdu; bunu da kaldırdılar. Fasıl programları olurdu; bu da çok aza indi; sadece kandil günlerinde def-i bela kabilinden tasavvuf musikisi icra eder oldular. Yakında bunların tamamı kaybolup gider ve bizler de sadece kendi öz musıkimizin hasreti ile yanıp tutuşuruz billahi. Bütün bunlar sistemli bir ihanetin parçası değil de nedir? Üstelik bunlara devletin kanallarında bile artık zor rastlıyoruz. Her gün bilmem hangi dans yarışması adı altında bir nevi soytarılıklar millete zorla dayatılmakta. Arka arkaya duran iki köyün birbirinden farklı o zengin folkloru nerede şimdi? Davul-zurnaya, bağlamaya, horona, halaya, bara, zeybeğe hasret kaldık. Nerede bizim seyirlik oyunlarımız? Hani bayramlarda iple çektiğimiz Karagöz-Hacivat oyunları? Onu da şimdi Yunanlılar’a kaptırdık. Türkü söyleyen türkülere, semahlara, oyunlara, şarkılara, şiirlere ne oldu? Artık çocuklarımız bile ne körebe oynuyor; ne saklambaç, ne aşık, ne dokuz taş. Ekranlardan fışkıran rezaleti anlatmakta müşkülat çekmekteyiz toplum olarak. Ne yazık ki kendi müziğimizi artık duyamaz olduk. Magazin programları adı altında bu milletin öz değerleri ile ne çelişiyorsa o sunuluyor. Adı bilmem ne evi konulan ve ona benzeyen programlar milletin hafızasına kaydediliyor; ama çağlar öncesinden devralıp, çağlar sonrasına devretmek mecburiyetinde olduğumuz ve bizi biz yapan tüm değerler ayaklar altına alınıyor. Buna bir dur demenin zamanı gelmedi mi? Gelip de geçmedi mi?Ülkedeki kültürsüz kültür politikaları yüzünden işte halimiz, işte ahvalimiz. Kültürsüz kültür adamlarının bizi vardıracağı nihai nokta budur.

 

Tabii bu arada toplumun şekillenmesinde önemli rol oynayan aydın takımını da ihmal etmemek lazım. Allah, insanlara, iyiyi fenadan, hürriyeti zindandan, zulmü faziletten, mazlumu zalimden, edepliyi edepsizden ayırt edecek kabiliyeti vermiştir. Buna rağmen kötüyü seçen, yalana kapılan “aydın takımı” şahsiyetsizliklerinin acısını yalnız kendilerine değil, milletlerine de cehennem azabıyla ödetir. Hürriyet sembolümüz olan bayrağımızın  yerlerde sürünmesine sessiz kalanların varlığı içimizi sızlatmıyor mu? Eskiden hiç istiklal marşımız okunurken sokakta yürüyen, konuşan kimse görür müydük? Bir cenaze bile geçerken herkes saygı ile onu son yolculuğuna uğurlardı; bir fatiha ile anardı. İşte en kıymetli saydığımız şeylerin ne hale getirildiğini büyük bir hüzünle görmekteyiz.

 

Kültür emperyalizmi, asırlar içinde uzun bir tarih süresinde geliştirilen, “milli şahsiyeti” meydana getiren milli, manevi ve mukaddes unsurların birer birer yok edilerek, harcanarak, tüketilerek başka kültürlerin işgali ve istilasına terk edilmesidir.

                       

Bizi bugüne kadar şan ve şerefle taşıyan unsurları sıralarsak:

Asırlar içinde aydınlanmış olan, nefeslenen, şiir olan dilimiz. Bize vatanlar, dirilişler, şahlanışlar, iyiyi kötüden ayırt edişler, insanlığa ve iki dünyaya bakışlar,  hoşgörüler, hayırlar, iyilikler, sevap ve haram telakkilerini bağışlayan mübarek  yüce dinimiz. Bin yıldan bu yana “ebed-müddet” diye vasıflandırdığımız ve bizi, bugün mevcut olanlar arasında en eskilik şerefine ulaştıran devletimiz. Örf ve adetlerimiz, ahlak telakkimiz, günah, sevap, adalet anlayışımız, musıkimiz, mimarimiz, oyunlarımız, rakslarımız, halk türkülerimiz, giyim kuşamımız velhasıl toprak üstünde, kağıt üstünde, taş üstünde, seste, sazda, sözde meydana gelen sanat eserlerimiz, anıtlarımız, ev, yol, köprü, cami, saray, han, hamam, kervansaray, çini, nakış, şiir, roman, halı, gergef işi olarak yaşattığımız, ailemize, namusumuza milletimize, dinimize, töremize verdiğimiz önem ve bu vatana yaydığımız efsaneler.

İşte tarih içerisinde kazanılmış,başarılmış eserlerimiz kısacası kültürümüz.

                             

Derler ki, bir milleti yok etmek istiyorsanız, o milletin sazına bir tel ilave edin veya bir tel çıkarın. Sazımızda tel mi bıraktılar Allah aşkına?

 

Kültür politikaları, günümüz ve geleceğin kültür yapısının belirlenmesinde, kültürel mirasın korunması ve tanıtılmasında etkin bir rol oynar. Kültür politikalarının ilkeleri ilmi çalışmalarla akılcı ve gerçekçi olarak tespit edilir. Toplumun gerçeklerine maddi ve manevi değerlerine uygun esaslara dayandırılır. Eğitim ve kültür politikaları milli olmak mecburiyetindedir. Evrensellikten kopmadan çağdaş dünyayı takip eden sağlıklı ve ilkeli politikaların sürdürülmesi elzemdir. Bunlara dikkat ederseniz yükselen değerleriniz vardır. Aksi halde herkes her gün temeli daha dünlere dayanan kültürcükleriyle binlerce yıllık birikimi olan bu necip milletin bütün milli ve manevi değerleri ile alay eder.

 

O zaman sözün burasında bu işin asıl lokomotifi olan genç kardeşlerimize bir şeyler söylememiz gerekir kanaatindeyim. Zira bundan sonra bu işin gerçek takipçileri onlardır. Onların belki de tarihte hiç olmadığı kadar çok ve zor mücadele edecek meseleleri ve şekil değiştirmiş düşmanları var.                       

Gençlere yaşadıkları toplumun kültürel değerlerini tanıma fırsatı veriliyor mu, sorusunu soracak olursak, bu suale verecek çok makul bir cevabımız olmayacaktır sanırım.            Özellikle Türk kültürü, kültürün öğelerinden biriymiş gibi kültüre girmiş batıl ve Türk kültürünün özüne ters konulardan ayıklanmalıdır. Gençlere kendi kültürüne yabancılaşmaması, halktan kopmaması için ortak milli kültürün alt yapısı öğretilip sevdirilmelidir. Gençler, bugün hızına ulaşılamayan iletişimle bir tür kültürel imha ile karşı karşıyadır. Onları koruyup kollamak, çağa hazırlamakla olur. Bu konuda eğitim çok önemli bir unsurdur. Milli kültürün biçimlenmesi için halk kültürü ve halk edebiyatı ürünlerinin Türk ruhunun ve dünyaya bakışının en iyi şekilde anlayıp anlatılması gereklidir.

 

Ne yazıktır ve gariptir ki, bugün ülkemizde en tanınmış sanatçılar bile eski taş plaklardan dinledikleri türkü veya şarkıların sözlerini ezberleyemiyor veya doğru okuyamıyor. Bakın buna bir örnek vereyim: Çoğumuz Celal Güzelses adını duymuştur. Bir türküsü vardı; Yaşlar Destanı diye. Bu türküde insanların yaşlarına göre tasvirde bulunulur. Türkünün bir yerinde,    

 

“On sekizde hem artırır zarını

On dokuzda terk eylemiş arını

Yirmisinde gözetir şikarını

Zencirlerden kopmuş aslana benzer” diye yazmış şairi.

 

Bahsettiği “şikar”, av manasındadır. Bizim ünlü solistimiz bu şikar lafını dinlemiş ama şikar diye algılayamamış ona “işini karını” demiş. Değerli Ülküdaşlarım, şikar ile işini karını’nın ne bağlantısı var?

                    

Devletin yayın organlarında bile muazzam bir yabancılaşma, program isimlerine yabancı isimler koyma, sokaklarda yabancı levhalarla donanmış işyerleri içimizi karartmıyor mu?

 

Günümüzde hızlı iletişim araçları, yanlışlıkların süratle yayılmasına sebep olabilmektedir. Fakirlik, sıkıntılar ve çeşitli baskılar fertlerin kendi kendilerini denetlemelerini zorlaştırmaktadır. Tenkit edilme veya suçlanma korkusu insanları farklı davranış biçimlerine itmektedir.

 

Cinnet ve kişilerin tepkilerini ifade etme şekli bile değişmiştir. Oyunlar, sömürücü dış mihraklar tarafından insanlar üzerine yönlendirilmiştir. Işınlarla, titreşimlerle ve fark edilmeyen etkileşimlerle bütün yaratıklar farklı davranış biçimleri sergilemektedir. Koyunların topluca  intiharlarına rastlar olduk. Hepimiz aile yapısını zedeleyen bir gelişim içerisine itiliyoruz. Kültür yozlaşması, politik bozulmalar ve sevgisizlik adeta içi içine geçmiş unsurlar olarak karşımıza her gün çıkar oldu.

 

Geçmişte böyle değildik” deme olgunluğu, belki kendimize çeki düzen vermemiz için bir silkinişe, bir şahlanmaya sebep olabilir. Bugün artık dünden daha zor. Siz bakmayın birilerinin ortalığı güllük gülistanlık göstermeye çalıştığına. Yarın zor günler geldiğinde onların bu vatandan başka vatanları bulunur ama bizim asla. Bizim bir tek yurdumuz var; o da Türk yurdu, Türkiye Cumhuriyeti. Allah bizi yurtsuz, töresiz koymasın.

                              

Mutlaka ama mutlaka, milli şahsiyete bağlanmadan millete faydalı olmanın imkanı yoktur; aydınlar bu millete yar olmadıkça, bu halkın önüne düşmedikçe, bu milletin asırlarca biriktirdiği altın göllerinden kanallar açarak bu kuraklığı sulayarak yeşillikler yaratmadıkça kurtuluşa ermemiz herhalde düşünülemez.

                           

Bozguncular, bunun yolunu bize ters gösteriyor. Türkiye’de azınlık ırkçılığı yapıyorlar. Devletin güçleri tahrip edilmek isteniyor. Polis tahrip edilmek isteniyor. Ordu ile milletin arasına nifak tohumları ekilmek isteniyor. Ne yazık ki, bunların tamamı, yıllarca itina ile hazırlanmış, adına “kültür emperyalizmi” dediğimiz şeyin getirdiği çürük temeller batağına yerleştirilmiş propaganda kurtçuklarının ülkede ve aydınlar üzerindeki tahribatının bir sonucudur. İçerideki ve dışarıdaki hain ve düşmanlarla mücadelede zafer ancak kendi özümüze dönmekle kazanılabilir.

 

Günümüzde birbirimizi rencide etme, incitme ve suçlama gibi, ilişkileri çürüten, aynı dünya görüşünü paylaşanların bile dostluk ve manevi değerlerini yitirdiği bu kokuşmuşluğa bir son vermek için, şöyle büyük bir soru işareti sonrasında “titreyip de kendine dönmenin zamanı gelmedi mi?

 

İnanıyoruz ki, yarın, kendi arasına girmiş yabancılar, yabancılaşanlar, kötü emelliler ve onların tesirine kapılmış biçareler tarafından horlanarak yabancı kültürlere peşkeş çekilmek istenen bu şanlı milletin, yeniden bizler tarafından, bu davaya gönül veren aziz ülküdaşlarımız tarafından şahlanışına, yeniden dirilişine şahit olacaktır inşallah.

        

Bu kurtuluş Allah’ın huzurunda edeceğimiz o mübarek yeminle başlayacaktır. Zira;   

 

 

SAHİPSİZ KALAN MEMLEKETİN BATMASI HAKTIR

SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR…





                                                                                                                Orhan YILDIRIM

Milliyetçi Hareket Partisi İzmir İl Başkanlığı