|
TÜRK
Kültürü ve Kültür Yozlaşması
Sözlerime Cumhuriyetimiz’in kurucusu, büyük
önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kültürle alakalı
birkaç sözüyle başlamak istiyorum.
Atatürk diyor ki: “Türkiye
Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak,
görebilmek, görebildiğinden mana çıkarmak, ders almak,
düşünmek, zekayı terbiye etmektir.(1936)”
“Milli kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk
Milleti’nin temel direği olarak kabul edeceğiz.(Kasım 1932)”
“Bir milli terbiye programından bahsederken, milli karakter
ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyoruz.(Temmuz
1924)”
“Asıl ulaşmaya mecbur olduğumuz şey, yüksek kültürde ve
yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır.”
Yurdumuzda son yıllarda şizofrenik bir biçimde önce dilimize
saldırılarla başlayan dilde uydurmacılık ve toplumsal beyin
yıkama operasyonu Türk kültürünü büyük bir akamete
uğratmıştır. Dil bilimciler, dilin tarifini yaparken, dilin
kendisine has canlı bir varlık olduğundan söz eder. Bütün
canlı varlıkların doğması, büyümesi, gelişmesi ve ölmesi
nasıl mukadderse, dillerin de belli bir süre yaşadıktan
sonra ölmesi mukadderdir. Dilin kendi mevcudiyetini
koruyabilmesi için, kelimelerdeki gelişimlerin ve
değişimlerin dilin kendi kuralları dahilinde gerçekleşmesi
gerekir. Kelimelerin atomları durumunda olan ve yeni
kelimeler üretmeye yarayan köklere uygun ekler getirilerek
dili zenginleştirmek, yüzyılların birikimini gerektirir.
Uydurmacıların yaptıkları gibi bu birden bire gerçekleşmez.
Siz kimyevi’ye kimyasal, fiziki’ye fiziksel diyeceksiniz.
Peki coğrafi’ye coğrafyasal, udi’ye udsal, kemani’ye
kemansal, kanuni’ye kanunsal mı diyeceksiniz; böyle bir
saçmalık olur mu? Bunun hiç dil bilimiyle, ilmiyle bağdaşır
bir yanı var mıdır? Varsa da bu hainlikten, art niyetten
başka ne olabilir ki? Uygulanan ek aynı bünyedeki bütün
kelimelere uygulanabilir olmalıdır. Yoksa ne yapalım; buna
uydu da bunlara uymadı mı diyorsunuz?
Dilde
yeni kelime üretmekle uydurmacılık birbirinden farklıdır. Bu
iki şeyi hassasiyetle birbirilerinden ayırmak şarttır.
Uydurmacılık, aslı olmayan, belli kurallara dayanmayan,
düzme şeyler ortaya koymak demektir. Bir dilin gramer
kurallarına uygun yeni kelimeler meydana getirmesi
uydurmacılık değil, kelime türetimidir. Dil, bir bakıma
yapraklarını yenileyen ağaçlar gibidir. Bir kısım kelimeler
dile girer; bu da tabii bir durumdur. Bir ağaç nasıl zamana
bağlı olarak yaprak değiştirse ve bu gelişme öze bağlı
olarak meydana gelirse, dildeki kelime değişimleri de öyle
olmalıdır. Ağaç yapraklarını hemen atıp yerine yenisini
hemen koyabiliyor mu? Çınar ağacının üstüne çam dikebiliyor
musunuz? Uydurmacılık yapılıyorsa ve yapılmakta ısrar
ediliyorsa arkasındaki hainliği mutlaka tespit etmek ve
bunun acilen gereğini yapmak lazımdır.
Şimdi
size aslında hepimizin sıkça kullandığı “neden”
kelimesi ile ilgili bir cümle kurmak istiyorum. Burada
kullanacağım kelimelerin çoğu “sebep” kelimesi yerine
kullanılan kelimelerdir. “Bu işi neden ve ne saikle belli
bir müessire bağlamayışınızdaki amil nedir?” dersem ve
bunu da aslında bir soru şekli olan neden’le ifade etmeye
kalksam. “Bu işi neden ve ne nedenle belli bir nedene
bağlamayışınızdaki neden nedir?” gibi ucube bir cümleyle
karşılaşırız. Aslında günlük hayatımızın içerisinde buna
benzer o kadar çok hatalı kullanım var ki; ben sadece bir
örnek vermek istedim. Sayın Cemil Meriç, “uydurma
dilin hain virüs gibi, bir kanser mikrobu gibi hepimizi
sardığını, kafalarımızı tahrip ettiğini hayatım boyunca
müşahade ettim” diyor. Ne kadar haklı değil mi?
Benim
rahmetli babam “murabba” derdi; bana “kare”
diye öğrettiler; oğluma da “dördül” diye bellettiler.
Babam “müselles” derdi; ben “üçgen” dedim;
kızım “üçül” diye öğrendi. Aynı asrın başında
ortasında ve sonunda yaşayan bir neslin bu kadar zorlamadan
sonra birbirleriyle anlaşabilmelerini nasıl bekleyebiliriz?
Dede ile torun konuşurken bile birbirlerini anlayamaz duruma
getirildi. Yapılmak istenilen şey, okumayan insanlar veya
okuduğunu anlayamayan nesiller meydana getirmek değil midir?
İşte o insanların, Bilge Kağan’dan, Türk
töresinden, Manas’tan, kısacası geçmişinden ne
bilgisi olur ki, geleceğine bir kandil yaksın. Bu
zavallılaştırılmış, sanki suyu çekilmiş seksen-doksan bin
kelimelik lügatinden geriye üç bin civarında kelime
dağarcığı kalan bir dil haline getirilmiş olan kelimelerle
hangi edebiyat eserini yazıp, derdimizi nasıl anlatacağız?
Hangi romanı, hangi şiiri yazabileceğiz. Biz, Hoca Ahmet
Yesevi’yi, Yüce Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı,
Yunus Emre’yi, Ziya Gökalp’i nasıl okuyup
anlayacağız? Anlamayalım diye bu hainlikler yapıldı ve bir
avuç insanın feryatlarına göz yumuldu; işte şimdi durum
ortadadır. En entelektüellerin bile üç yüz beş yüz kelime
ile eser vermeye çalıştıkları bir bilim dünyası, ortalama
elli, yüz civarındaki kelime haznesi ile konuşmaya, meram
anlatmaya çalışan ortalama insanlar haline geldi. Sonuç
eyvah ki ne eyvah.
“Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri
kopmuş demektir”
diyen Atatürk, ne kadar haklı çıktı. Zira bu
kısırlaştırılmış, her yanı kuşatılmış, geçmişle irtibatı
kesilen lügatle, ne sazda bir tını kaldı; ne de sözde bir
mana. Bu yozlaşma sanat adı altındaki bir çok şeyi yedi
bitirdi.
Öz
müziğimiz bir avuç çapulcuya emanet şimdi. Bir televizyon
kanalı var mı, kendi değerleri ile çelişmeyen? Kendi
musıkisini adam gibi icra eden. Hangi gün yüzyıllardan akıp
gelen ve bizi anlatan bir türkümüzü dinliyoruz? Bir avuç
oyun bozan, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, ne söylediği
belli olmayan bir grup tarafından ekranlar işgal altında.
Bakın eskiden bir türkü programında, neredeyse hepsinde,
uzun hava, hoyrat, barak, bozlak, tecnis, ibrahimiye, yüksek
hava tarzında bir eser okunurdu. Şimdi bu formu
kaldırdılar veya bu formlar çok az kullanılıyor. Klasik Türk
müziği programlarında gazel okunurdu; bunu da kaldırdılar.
Fasıl programları olurdu; bu da çok aza indi; sadece kandil
günlerinde def-i bela kabilinden tasavvuf musikisi icra eder
oldular. Yakında bunların tamamı kaybolup gider ve bizler de
sadece kendi öz musıkimizin hasreti ile yanıp tutuşuruz
billahi. Bütün bunlar sistemli bir ihanetin parçası değil de
nedir? Üstelik bunlara devletin kanallarında bile artık zor
rastlıyoruz. Her gün bilmem hangi dans yarışması adı altında
bir nevi soytarılıklar millete zorla dayatılmakta. Arka
arkaya duran iki köyün birbirinden farklı o zengin folkloru
nerede şimdi? Davul-zurnaya, bağlamaya, horona, halaya,
bara, zeybeğe hasret kaldık. Nerede bizim seyirlik
oyunlarımız? Hani bayramlarda iple çektiğimiz
Karagöz-Hacivat oyunları? Onu da şimdi Yunanlılar’a
kaptırdık. Türkü söyleyen türkülere, semahlara, oyunlara,
şarkılara, şiirlere ne oldu? Artık çocuklarımız bile ne
körebe oynuyor; ne saklambaç, ne aşık, ne dokuz taş.
Ekranlardan fışkıran rezaleti anlatmakta müşkülat
çekmekteyiz toplum olarak. Ne yazık ki kendi müziğimizi
artık duyamaz olduk. Magazin programları adı altında bu
milletin öz değerleri ile ne çelişiyorsa o sunuluyor. Adı
bilmem ne evi konulan ve ona benzeyen programlar milletin
hafızasına kaydediliyor; ama çağlar öncesinden devralıp,
çağlar sonrasına devretmek mecburiyetinde olduğumuz ve bizi
biz yapan tüm değerler ayaklar altına alınıyor. Buna bir dur
demenin zamanı gelmedi mi? Gelip de geçmedi mi?Ülkedeki
kültürsüz kültür politikaları yüzünden işte halimiz,
işte ahvalimiz. Kültürsüz kültür adamlarının bizi
vardıracağı nihai nokta budur.
Tabii
bu arada toplumun şekillenmesinde önemli rol oynayan aydın
takımını da ihmal etmemek lazım. Allah, insanlara, iyiyi
fenadan, hürriyeti zindandan, zulmü faziletten, mazlumu
zalimden, edepliyi edepsizden ayırt edecek kabiliyeti
vermiştir. Buna rağmen kötüyü seçen, yalana kapılan “aydın
takımı” şahsiyetsizliklerinin acısını yalnız kendilerine
değil, milletlerine de cehennem azabıyla ödetir. Hürriyet
sembolümüz olan bayrağımızın yerlerde sürünmesine sessiz
kalanların varlığı içimizi sızlatmıyor mu? Eskiden hiç
istiklal marşımız okunurken sokakta yürüyen, konuşan kimse
görür müydük? Bir cenaze bile geçerken herkes saygı ile onu
son yolculuğuna uğurlardı; bir fatiha ile anardı. İşte en
kıymetli saydığımız şeylerin ne hale getirildiğini büyük bir
hüzünle görmekteyiz.
Kültür emperyalizmi, asırlar içinde uzun bir tarih süresinde
geliştirilen, “milli şahsiyeti” meydana getiren milli,
manevi ve mukaddes unsurların birer birer yok edilerek,
harcanarak, tüketilerek başka kültürlerin işgali ve
istilasına terk edilmesidir.
Bizi
bugüne kadar şan ve şerefle taşıyan unsurları sıralarsak:
Asırlar içinde aydınlanmış olan, nefeslenen, şiir olan
dilimiz. Bize vatanlar, dirilişler, şahlanışlar, iyiyi
kötüden ayırt edişler, insanlığa ve iki dünyaya bakışlar,
hoşgörüler, hayırlar, iyilikler, sevap ve haram
telakkilerini bağışlayan mübarek yüce dinimiz. Bin
yıldan bu yana “ebed-müddet” diye vasıflandırdığımız
ve bizi, bugün mevcut olanlar arasında en eskilik şerefine
ulaştıran devletimiz. Örf ve adetlerimiz, ahlak
telakkimiz, günah, sevap, adalet anlayışımız, musıkimiz,
mimarimiz, oyunlarımız, rakslarımız, halk türkülerimiz,
giyim kuşamımız velhasıl toprak üstünde, kağıt üstünde, taş
üstünde, seste, sazda, sözde meydana gelen sanat
eserlerimiz, anıtlarımız, ev, yol, köprü, cami, saray, han,
hamam, kervansaray, çini, nakış, şiir, roman, halı, gergef
işi olarak yaşattığımız, ailemize, namusumuza milletimize,
dinimize, töremize verdiğimiz önem ve bu vatana yaydığımız
efsaneler.
İşte
tarih içerisinde kazanılmış,başarılmış eserlerimiz kısacası
kültürümüz.
Derler ki, bir milleti yok etmek istiyorsanız, o milletin
sazına bir tel ilave edin veya bir tel çıkarın. Sazımızda
tel mi bıraktılar Allah aşkına?
Kültür politikaları, günümüz ve geleceğin kültür yapısının
belirlenmesinde, kültürel mirasın korunması ve
tanıtılmasında etkin bir rol oynar. Kültür politikalarının
ilkeleri ilmi çalışmalarla akılcı ve gerçekçi olarak tespit
edilir. Toplumun gerçeklerine maddi ve manevi değerlerine
uygun esaslara dayandırılır. Eğitim ve kültür politikaları
milli olmak mecburiyetindedir. Evrensellikten kopmadan
çağdaş dünyayı takip eden sağlıklı ve ilkeli politikaların
sürdürülmesi elzemdir. Bunlara dikkat ederseniz yükselen
değerleriniz vardır. Aksi halde herkes her gün temeli daha
dünlere dayanan kültürcükleriyle binlerce yıllık birikimi
olan bu necip milletin bütün milli ve manevi değerleri ile
alay eder.
O
zaman sözün burasında bu işin asıl lokomotifi olan genç
kardeşlerimize bir şeyler söylememiz gerekir kanaatindeyim.
Zira bundan sonra bu işin gerçek takipçileri onlardır.
Onların belki de tarihte hiç olmadığı kadar çok ve zor
mücadele edecek meseleleri ve şekil değiştirmiş düşmanları
var.
Gençlere yaşadıkları toplumun kültürel değerlerini tanıma
fırsatı veriliyor mu, sorusunu soracak olursak, bu suale
verecek çok makul bir cevabımız olmayacaktır
sanırım. Özellikle Türk kültürü, kültürün
öğelerinden biriymiş gibi kültüre girmiş batıl ve Türk
kültürünün özüne ters konulardan ayıklanmalıdır. Gençlere
kendi kültürüne yabancılaşmaması, halktan kopmaması için
ortak milli kültürün alt yapısı öğretilip sevdirilmelidir.
Gençler, bugün hızına ulaşılamayan iletişimle bir tür
kültürel imha ile karşı karşıyadır. Onları koruyup kollamak,
çağa hazırlamakla olur. Bu konuda eğitim çok önemli bir
unsurdur. Milli kültürün biçimlenmesi için halk kültürü ve
halk edebiyatı ürünlerinin Türk ruhunun ve dünyaya bakışının
en iyi şekilde anlayıp anlatılması gereklidir.
Ne
yazıktır ve gariptir ki, bugün ülkemizde en tanınmış
sanatçılar bile eski taş plaklardan dinledikleri türkü veya
şarkıların sözlerini ezberleyemiyor veya doğru okuyamıyor.
Bakın buna bir örnek vereyim: Çoğumuz Celal Güzelses
adını duymuştur. Bir türküsü vardı; Yaşlar Destanı
diye. Bu türküde insanların yaşlarına göre tasvirde
bulunulur. Türkünün bir yerinde,
“On
sekizde hem artırır zarını
On
dokuzda terk eylemiş arını
Yirmisinde gözetir şikarını
Zencirlerden kopmuş aslana benzer”
diye yazmış şairi.
Bahsettiği “şikar”, av manasındadır. Bizim ünlü
solistimiz bu şikar lafını dinlemiş ama şikar diye
algılayamamış ona “işini karını” demiş. Değerli
Ülküdaşlarım, şikar ile işini karını’nın ne bağlantısı
var?
Devletin yayın organlarında bile muazzam bir yabancılaşma,
program isimlerine yabancı isimler koyma, sokaklarda yabancı
levhalarla donanmış işyerleri içimizi karartmıyor mu?
Günümüzde hızlı iletişim araçları, yanlışlıkların süratle
yayılmasına sebep olabilmektedir. Fakirlik, sıkıntılar ve
çeşitli baskılar fertlerin kendi kendilerini denetlemelerini
zorlaştırmaktadır. Tenkit edilme veya suçlanma korkusu
insanları farklı davranış biçimlerine itmektedir.
Cinnet ve kişilerin tepkilerini ifade etme şekli bile
değişmiştir. Oyunlar, sömürücü dış mihraklar tarafından
insanlar üzerine yönlendirilmiştir. Işınlarla, titreşimlerle
ve fark edilmeyen etkileşimlerle bütün yaratıklar farklı
davranış biçimleri sergilemektedir. Koyunların topluca
intiharlarına rastlar olduk. Hepimiz aile yapısını zedeleyen
bir gelişim içerisine itiliyoruz. Kültür yozlaşması, politik
bozulmalar ve sevgisizlik adeta içi içine geçmiş unsurlar
olarak karşımıza her gün çıkar oldu.
“Geçmişte
böyle değildik” deme olgunluğu, belki kendimize çeki
düzen vermemiz için bir silkinişe, bir şahlanmaya sebep
olabilir. Bugün artık dünden daha zor. Siz bakmayın
birilerinin ortalığı güllük gülistanlık göstermeye
çalıştığına. Yarın zor günler geldiğinde onların bu vatandan
başka vatanları bulunur ama bizim asla. Bizim bir tek
yurdumuz var; o da Türk yurdu, Türkiye Cumhuriyeti.
Allah bizi yurtsuz, töresiz
koymasın.
Mutlaka ama mutlaka, milli şahsiyete bağlanmadan millete
faydalı olmanın imkanı yoktur; aydınlar bu millete yar
olmadıkça, bu halkın önüne düşmedikçe, bu milletin asırlarca
biriktirdiği altın göllerinden kanallar açarak bu kuraklığı
sulayarak yeşillikler yaratmadıkça kurtuluşa ermemiz
herhalde düşünülemez.
Bozguncular, bunun yolunu bize ters gösteriyor. Türkiye’de
azınlık ırkçılığı yapıyorlar. Devletin güçleri tahrip
edilmek isteniyor. Polis tahrip edilmek isteniyor. Ordu ile
milletin arasına nifak tohumları ekilmek isteniyor. Ne yazık
ki, bunların tamamı, yıllarca itina ile hazırlanmış, adına
“kültür emperyalizmi” dediğimiz şeyin getirdiği çürük
temeller batağına yerleştirilmiş propaganda kurtçuklarının
ülkede ve aydınlar üzerindeki tahribatının bir sonucudur.
İçerideki ve dışarıdaki hain ve düşmanlarla mücadelede zafer
ancak kendi özümüze dönmekle kazanılabilir.
Günümüzde birbirimizi rencide etme, incitme ve suçlama gibi,
ilişkileri çürüten, aynı dünya görüşünü paylaşanların bile
dostluk ve manevi değerlerini yitirdiği bu kokuşmuşluğa bir
son vermek için, şöyle büyük bir soru işareti sonrasında “titreyip
de kendine dönmenin zamanı gelmedi mi?”
İnanıyoruz ki, yarın, kendi arasına girmiş yabancılar,
yabancılaşanlar, kötü emelliler ve onların tesirine kapılmış
biçareler tarafından horlanarak yabancı kültürlere peşkeş
çekilmek istenen bu şanlı milletin, yeniden bizler
tarafından, bu davaya gönül veren aziz ülküdaşlarımız
tarafından şahlanışına, yeniden dirilişine şahit olacaktır
inşallah.
Bu
kurtuluş Allah’ın huzurunda edeceğimiz o mübarek yeminle
başlayacaktır. Zira;
SAHİPSİZ KALAN MEMLEKETİN BATMASI HAKTIR
SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR…
Orhan YILDIRIM
|