|
23
Aralık 2007 Pazar Günü gerçekleştirdiğimiz “Cumhuriyet Felsefesi ve
Şehitleri” Paneli
Açılış Konuşması
D. Müsavat DERVİŞOĞLU
İl Başkanı;
Bu
paneli milli ve manevi değerleri istismar ederek iç siyasetin malzemesi
yapmaya kalkışanlara doğru yolu göstermek için düzenledik.
Doğruların, doğru kişiler tarafından
savunulması ile doğru kalabileceğini iddialı bir biçimde dile getirmek
zorundayız. Bugün Türkiye’nin birçok yerinde gerginlikten fayda uman;
fırsatçı, faydacı ve kışkırtıcı bir yaklaşımla toplumsal kutuplaşma
yaratmaya çalışan yanlış kişiler doğrularımızı sahiplenmeye
kalkışıyorlar.
Mukaddes dinimiz, mukaddesatımız,
bayrağımız, Cumhuriyetimiz ve Atatürk’ümüz hepimizindir. Hiç kimse bir
başkasının Müslümanlığını ya da Atatürkçülüğünü sorgulama hakkına sahip
değildir. Cumhuriyet, milli ve manevi kıymet hükümlerimizin buluştuğu
yüce bir zirvedir.
Türk milliyetçiliği ise, cumhuriyeti
kuran felsefe ve onu yaşatacak iradenin buluşma noktasıdır. Fikri
alandaki mücadelemiz, farklılıkları ayrıştırıcılık noktasında ele almayı
değil, zıtların ahengini sağlayarak birlik temeli oluşturmayı hedefler.
Bu milletin kendisinin ve askerinin adı
Mehmet’tir
Yaşasın Cumhuriyet,
yaşasın millet.
Konuşmacı
Doç. Dr. Ruhi ERSOY
Öğretim Üyesi;
KUBİLAY
VE MENEMEN OLAYI; ülkede hala varlığını sürdüren iki cephenin sembol
olarak zihniyet mücadelesinin sembolü olmuştur. Oysa meseleye Türk
Milliyetçiliği perspektifinden baktığımızda hiçbir yere taraf
olmadığımızı kendi dinamiklerimiz üzerinde toplumsal ötekileşmeye
müsaade etmeden ve kutsalları siyaset arenasından çekerek din ve dünya
işlerini aklın ve çağın gerekleriyle yorumlayıp toplumsal mutabakatı
sağlayan bir anlayışa meselelere çözüm getirilebiliriz.
Türk solunun en belirgin açmazını ise
değerli başkanım Müsavat Dervişoğlu’ bir söyleşisinde özetle. Hegel’in
Marks için söylediği rivayet edilen bir söz vardır, beni yalnızca Marks
anladı o da tersten anladı demiştir. Tıpkı onun gibi dün bizler İstiklal
Marşı söylerken onlar enternasyonel marşı söylüyorlardı. Bu gün biz bu
toprakların müktesebatını benimseyip geleceğe birlikte bakan herkesi
Türk kabul ederken, onlar etnisiteye vurgu yapıp ülkenin bir kısmını
ötekileştiriyorlar, ulusalcılık adına… demektedir.
Atatürkçülüğü Kemalizm adıyla ideoloji
haline getirip halka rağmen jakoben tavırla elit laik cumhuriyetçi
yaklaşım kendi zıddını üretmiştir. Söz konusu bu zıt kutup da velüd alan
olan din istismarcılığını son haddesine kadar kullanmıştır.
Oysa olması gereken toplumun değerleri
üzerinden siyaset yapmamaktır ne Atatürk üzerinden ne de din üzerinden,
hakim iktidar din üzerinden siyaset yapmadığını iddia etmekle beraber
tıkandığı yerde ulemaya soru sormayı daha uygun bulmakta ve dini
cemaatler üzerinden çok ciddi kadrolaşma yapmakta; kaldı ki bir kişi
veya kurumda din ve siyasi güç sembolü bir arada olursa onlar
diğerleriyle hiç de eşit şartlarda yola çıkmıyorlar demektir.
Konuşmacı
Hasan Tahsin KOCABAŞ
Gazeteci;
Mustafa
Kemal gerçeğinin bir yaşam biçimi olduğunun ve bu gerçeğin, bir
bağımsızlık ve hümanist düşünce sistemi olduğunun altını çizdi.
Atatürkçülüğün sadece heykel dikerek, dikilen heykellerin önüne çiçek,
çelenk bırakarak ve tarihen önemli günlerde ismini zikredip, sevdiği
şarkıları dinleterek olmayacağını ve bu nedenle de, Atatürk’ün kurduğu
Cumhuriyet gerçeğinin adeta bir masal gibi algılandığını ifade etti.
KOCABAŞ; Duygusal çıkışlarımızla belki görünürde karşılaşacağımız
tehlikeleri önleyebildiğimizi ve yüz yüze gelmediğimizi ama duygusal
tepkimiz hesaplanarak yapılan kimi yasa ve uluslararası anlaşmalarla
Atatürk Cumhuriyeti’nin 1950’den bu yana türlü darbeler yediğini
belirtti. KOCABAŞ; “Özellikle 1980 askeri darbesinin, öncesindeki
anarşik olaylarla birlikte bir amerikan oyunu olmasına rağmen, darbe
söyleminin “Atatürk ilke ve devrimlerini korumak” olduğu üzerine
kurulması, 1980’den bu yana, özellikle ikinci cumhuriyetçilere, Atatürk
Cumhuriyeti’ne saldırı malzemesi oluşturmuştur.” İfadesinde bulunarak;
“Medyanın planlı yönlendirmesiyle de, toplumun okumaya değil dinlemeye,
izlemeye dönük alışkanlığı Cumhuriyet gerçeğini mutasyona uğratmıştır.
Bilgi sahibi olmanın adeta gereksiz olduğunun pompalanması, çeşitli
medya dizileriyle ve aksiyon temelli haber – tartışma programlarının
etkisiyle “toplumsal fikir oluşturma” hamleleri ne yazık ki yer yer
başarıya ulaşmakta, bu mutasyonu bozacak Cumhuriyet yanlısı medya
hareketleri ise olamamaktadır.”
Konuşmacı- Panel Başkanı
Prof. Dr. Semih YALÇIN
Öğretim Üyesi;
Atatürk’ün
Cumhuriyet’e Yüklediği Anlam
Milli Mücadele hareketi, adından da
anlaşılacağı gibi Türk milletinin istiklalini muhafaza gayretiyle
girişilmiş mukaddes bir direniştir. Anadolu’ya geçtikten hemen sonra
Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan sadarete gönderdiği 22 Mayıs 1919
tarihli raporda yer elen “Millet, Millî Hakimiyet esasını ve Türk
Milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunun için çalışacaktır” ifadesi Millî
Mücadele hareketinin hedefini göstermesi bakımından önemlidir.
Bütün bunlar gerçekleşirken Anadolu’da
insanları harekete geçiren iki temel güç ise ‘milli’ ve ‘mistik’
duygular olmuştur. Burada millilikten kastedilen Türklük mistik yani
dini duygulardan kastedilen ise İslamiyet’tir. Bu haliyle iç içe girmiş
olan Türklük ve Müslümanlık birbirlerine hizmet ederek ve kendine has
bir biçimde vazifesini yerine getirerek yeni devletin harcında yerini
almıştır.
O halde Anadolu’da Türk milleti
olmasaydı, bu savaşın adı milli olmayacağı gibi kazanılması da mümkün
olmayacaktı. Bu tarihi gerçek batılılar tarafından kaleme alınan bütün
siyasi ve hukuki metinlerde Türk milletinin eseri olarak kayda
geçmiştir. Dolayısıyla Milli Mücadele’nin “Türk Milli Mücadelesi” olarak
algılanması bir dünya gerçeğidir. Bu sebeple Milli Mücadele hareketini
ve sonucunda ortaya çıkan Cumhuriyeti birkaç kavmin veya etnisitenin
toplanmış iradesi yerine Türk milletinin iradesinin bir sonucu olarak
görmek gerekir. Bu iradeye sayıları az olmakla birlikte bazı grupların
katıldığı doğrudur. Ancak bu katılım oluşan iradenin bölünmüşlüğü
anlamına gelmez. Tam tersine Türk milletinin ‘irade’ ve ‘hakimiyet’
anlayışının “milli” olması sebebiyle Cumhuriyet’in kimliğinde teklik ve
bütünlük söz konusudur. Üstelik Türk milli kimliğinde bu şekilde
oluşacak bütünlük ve teklik, Türk vatandaşlarının etnik kökenlerini, dil
ve dinlerini inkâr anlamına gelmez.
Cumhuriyetin bu tür kimlik algılayışında
ayrı ve tamamen farklı etnik ve etnisite gibi kavramların yeri olamaz.
Çünkü Etnisite, hükümran bir milletin içindeki önemsizliği ve nüfus
bakımından azlığı ve yetersizliği ifade eder. Hâlbuki ortak bir geçmişi
paylaşan, ortak bir gelecek idealine inanan ve ortak bir kültürü yaşayan
bütün Türk vatandaşlarının, kökenleri ne olursa olsun, Türk milli
kimliğinde ve Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde birleşmiş olmaları yeterli
görülmüştür. Üstelik günümüzde bölücü ve ayrılıkçıların sahiplendiği
etnisite kavramının, 19. yüzyıldan itibaren milli devletleri yıkarak
yerine yeni ve yönetilebilir devletçikler kurmak için geliştirilmiş
olduğu akla geldiğinde yukarıda ifade edilen kabullerin önemi ortadadır.
Buna karşılık Türklerin tarihi geçmişine
bakıldığında, millet kavramının etnik köken, dil, din ve mezhep
farklılıkların üzerinde, ortak kültür ve tarih bilinciyle bina edildiği
görülecektir. Bu durum Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda da, farklı
olmayıp millet kavramı birleştirici ve kaynaştırıcı bir oluşum olarak
kabul edilmiştir. Paylaşılan ortak noktalar esas alınmış ve etnik köken,
dil ve din gibi farklılıklara bakılmaksızın bir Türkiye Cumhuriyeti’nin
mevcudiyeti ve buna bağlı olarak bir Türk milletinin payidarlığı söz
konusu edilmiştir.
O halde bütün bu özellikleriyle Türkiye
Cumhuriyeti’nin kimliğinin adı Türk milli kimliği, sahibi ise Türk
milleti’dir.
 |