MHP Kadın Kolları Genel Başkanı Hediye Akdere'nin "8 Mart Dünya Kadınlar Günü" Kutlama Mesajı - 08.03.2006

 23 Aralık 2007 Pazar Günü gerçekleştirdiğimiz “Cumhuriyet Felsefesi ve Şehitleri” Paneli

 

Açılış Konuşması

D. Müsavat DERVİŞOĞLU

İl Başkanı;

 

Bu paneli milli ve manevi değerleri istismar ederek iç siyasetin malzemesi yapmaya kalkışanlara doğru yolu göstermek için düzenledik. 

Doğruların, doğru kişiler tarafından savunulması ile doğru kalabileceğini iddialı bir biçimde dile getirmek zorundayız. Bugün Türkiye’nin birçok yerinde gerginlikten fayda uman; fırsatçı, faydacı ve kışkırtıcı bir yaklaşımla toplumsal kutuplaşma yaratmaya çalışan yanlış kişiler doğrularımızı sahiplenmeye kalkışıyorlar.  

Mukaddes dinimiz, mukaddesatımız, bayrağımız, Cumhuriyetimiz ve Atatürk’ümüz hepimizindir. Hiç kimse bir başkasının Müslümanlığını ya da Atatürkçülüğünü sorgulama hakkına sahip değildir. Cumhuriyet, milli ve manevi kıymet hükümlerimizin buluştuğu yüce bir zirvedir. 

Türk milliyetçiliği ise, cumhuriyeti kuran felsefe ve onu yaşatacak iradenin buluşma noktasıdır. Fikri alandaki mücadelemiz, farklılıkları ayrıştırıcılık noktasında ele almayı değil, zıtların ahengini sağlayarak birlik temeli oluşturmayı hedefler. 

Bu milletin kendisinin ve askerinin adı Mehmet’tir

Yaşasın Cumhuriyet, yaşasın millet. 

 

Konuşmacı

Doç. Dr. Ruhi ERSOY

Öğretim Üyesi;

 

KUBİLAY VE MENEMEN OLAYI; ülkede hala varlığını sürdüren iki cephenin sembol olarak zihniyet mücadelesinin sembolü olmuştur. Oysa meseleye Türk Milliyetçiliği perspektifinden baktığımızda hiçbir yere taraf olmadığımızı kendi dinamiklerimiz üzerinde toplumsal ötekileşmeye müsaade etmeden ve kutsalları siyaset arenasından çekerek din ve dünya işlerini aklın ve çağın gerekleriyle yorumlayıp toplumsal mutabakatı sağlayan bir anlayışa meselelere çözüm getirilebiliriz. 

Türk solunun en belirgin açmazını ise değerli başkanım Müsavat Dervişoğlu’ bir söyleşisinde özetle. Hegel’in Marks için söylediği rivayet edilen bir söz vardır, beni yalnızca Marks anladı o da tersten anladı demiştir. Tıpkı onun gibi dün bizler İstiklal Marşı söylerken onlar enternasyonel marşı söylüyorlardı. Bu gün biz bu toprakların müktesebatını benimseyip geleceğe birlikte bakan herkesi Türk kabul ederken, onlar etnisiteye vurgu yapıp ülkenin bir kısmını ötekileştiriyorlar, ulusalcılık adına… demektedir. 

Atatürkçülüğü Kemalizm adıyla ideoloji haline getirip halka rağmen jakoben tavırla elit laik cumhuriyetçi yaklaşım kendi zıddını üretmiştir. Söz konusu bu zıt kutup da velüd alan olan din istismarcılığını son haddesine kadar kullanmıştır. 

Oysa olması gereken toplumun değerleri üzerinden siyaset yapmamaktır ne Atatürk üzerinden ne de din üzerinden, hakim iktidar din üzerinden siyaset yapmadığını iddia etmekle beraber tıkandığı yerde ulemaya soru sormayı daha uygun bulmakta ve dini cemaatler üzerinden çok ciddi kadrolaşma yapmakta; kaldı ki bir kişi veya kurumda din ve siyasi güç sembolü bir arada olursa onlar diğerleriyle hiç de eşit şartlarda yola çıkmıyorlar demektir.

 

 

Konuşmacı

Hasan Tahsin KOCABAŞ

Gazeteci;

 

Mustafa Kemal gerçeğinin bir yaşam biçimi olduğunun ve bu gerçeğin, bir bağımsızlık ve hümanist düşünce sistemi olduğunun altını çizdi. Atatürkçülüğün sadece heykel dikerek, dikilen heykellerin önüne çiçek, çelenk bırakarak ve tarihen önemli günlerde ismini zikredip, sevdiği şarkıları dinleterek olmayacağını ve bu nedenle de, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet gerçeğinin adeta bir masal gibi algılandığını ifade etti. KOCABAŞ; Duygusal çıkışlarımızla belki görünürde karşılaşacağımız tehlikeleri önleyebildiğimizi ve yüz yüze gelmediğimizi ama duygusal tepkimiz hesaplanarak yapılan kimi yasa ve uluslararası anlaşmalarla Atatürk Cumhuriyeti’nin 1950’den bu yana türlü darbeler yediğini belirtti. KOCABAŞ; “Özellikle 1980 askeri darbesinin, öncesindeki anarşik olaylarla birlikte bir amerikan oyunu olmasına rağmen, darbe söyleminin “Atatürk ilke ve devrimlerini korumak” olduğu üzerine kurulması, 1980’den bu yana, özellikle ikinci cumhuriyetçilere, Atatürk Cumhuriyeti’ne saldırı malzemesi oluşturmuştur.” İfadesinde bulunarak; “Medyanın planlı yönlendirmesiyle de, toplumun okumaya değil dinlemeye, izlemeye dönük alışkanlığı Cumhuriyet gerçeğini mutasyona uğratmıştır. Bilgi sahibi olmanın adeta gereksiz olduğunun pompalanması, çeşitli medya dizileriyle ve aksiyon temelli haber – tartışma programlarının etkisiyle “toplumsal fikir oluşturma” hamleleri ne yazık ki yer yer başarıya ulaşmakta, bu mutasyonu bozacak Cumhuriyet yanlısı medya hareketleri ise olamamaktadır.”

 

 

 

Konuşmacı- Panel Başkanı

Prof. Dr. Semih YALÇIN

Öğretim Üyesi;

 

Atatürk’ün Cumhuriyet’e Yüklediği Anlam 

Milli Mücadele hareketi, adından da anlaşılacağı gibi Türk milletinin istiklalini muhafaza gayretiyle girişilmiş mukaddes bir direniştir. Anadolu’ya geçtikten hemen sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan sadarete gönderdiği 22 Mayıs 1919 tarihli raporda yer elen “Millet, Millî Hakimiyet esasını ve Türk Milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunun için çalışacaktır” ifadesi Millî Mücadele hareketinin hedefini göstermesi bakımından önemlidir. 

Bütün bunlar gerçekleşirken Anadolu’da insanları harekete geçiren iki temel güç ise ‘milli’ ve ‘mistik’ duygular olmuştur. Burada millilikten kastedilen Türklük mistik yani dini duygulardan kastedilen ise İslamiyet’tir. Bu haliyle iç içe girmiş olan Türklük ve Müslümanlık birbirlerine hizmet ederek ve kendine has bir biçimde vazifesini yerine getirerek yeni devletin harcında yerini almıştır.  

O halde Anadolu’da Türk milleti olmasaydı, bu savaşın adı milli olmayacağı gibi kazanılması da mümkün olmayacaktı. Bu tarihi gerçek batılılar tarafından kaleme alınan bütün siyasi ve hukuki metinlerde Türk milletinin eseri olarak kayda geçmiştir. Dolayısıyla Milli Mücadele’nin “Türk Milli Mücadelesi” olarak algılanması bir dünya gerçeğidir. Bu sebeple Milli Mücadele hareketini ve sonucunda ortaya çıkan Cumhuriyeti birkaç kavmin veya etnisitenin toplanmış iradesi yerine Türk milletinin iradesinin bir sonucu olarak görmek gerekir. Bu iradeye sayıları az olmakla birlikte bazı grupların katıldığı doğrudur. Ancak bu katılım oluşan iradenin bölünmüşlüğü anlamına gelmez.  Tam tersine Türk milletinin ‘irade’ ve ‘hakimiyet’ anlayışının “milli” olması sebebiyle Cumhuriyet’in kimliğinde teklik ve bütünlük söz konusudur. Üstelik Türk milli kimliğinde bu şekilde oluşacak bütünlük ve teklik, Türk vatandaşlarının etnik kökenlerini, dil ve dinlerini inkâr anlamına gelmez.  

Cumhuriyetin bu tür kimlik algılayışında ayrı ve tamamen farklı etnik ve etnisite gibi kavramların yeri olamaz. Çünkü Etnisite, hükümran bir milletin içindeki önemsizliği ve nüfus bakımından azlığı ve yetersizliği ifade eder. Hâlbuki ortak bir geçmişi paylaşan, ortak bir gelecek idealine inanan ve ortak bir kültürü yaşayan bütün Türk vatandaşlarının, kökenleri ne olursa olsun, Türk milli kimliğinde ve Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde birleşmiş olmaları yeterli görülmüştür. Üstelik günümüzde bölücü ve ayrılıkçıların sahiplendiği etnisite kavramının, 19. yüzyıldan itibaren milli devletleri yıkarak yerine yeni ve yönetilebilir devletçikler kurmak için geliştirilmiş olduğu akla geldiğinde yukarıda ifade edilen kabullerin önemi ortadadır.  

Buna karşılık Türklerin tarihi geçmişine bakıldığında, millet kavramının etnik köken, dil, din ve mezhep farklılıkların üzerinde, ortak kültür ve tarih bilinciyle bina edildiği görülecektir. Bu durum Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda da, farklı olmayıp millet kavramı birleştirici ve kaynaştırıcı bir oluşum olarak kabul edilmiştir. Paylaşılan ortak noktalar esas alınmış ve etnik köken, dil ve din gibi farklılıklara bakılmaksızın bir Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcudiyeti ve buna bağlı olarak bir Türk milletinin payidarlığı söz konusu edilmiştir.  

O halde bütün bu özellikleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kimliğinin adı Türk milli kimliği, sahibi ise Türk milleti’dir.

                            

Milliyetçi Hareket Partisi İzmir İl Başkanlığı