|
“Mankurtlaşma”
Gazete, bir milletin kulağı, dünyaya açılan penceresi ve
gerçekleri tüm çıplaklığıyla gördüğü bir araçtır. Gazete,
bir milletin kültür ocağıdır. Gazete, bir
toplumun sağduyusu, gurur tablosudur.
Peki ya Türkiye’de gazeteler bütün bu işlevlerini yerine
getirebiliyor mu sizce? İktidardaki parti ne olursa olsun
iyi bir gazete muhalifleri de halka
duyurabilendir. Acaba içinizden muhaliflerin sesini 5
satırdan fazla görebilen var mı? Ne kadar acı değil mi?
Bankalarınız satılmış, “Telekom” gibi dev bir gurur peşkeş
çekilmiş, her gün anlamsızca özelleştirmeler yapılmış ve
gazetelerde artık oyuncak olmuş. Anlamsız eklerle, Türk
insanına hitap etmeyen satırlarla, ülke gündemine ışık
tutmayı bırakın gündemi değiştirmek için deli saçması
haberlerle dolu gazeteler…1831 yılında ilk resmî
gazete(Takvim-i Vakayi) çıktığında acaba bugünleri
düşünmüşler midir? Acaba Şinasi Bey, Agah efendi ile
Tercümân-ı Ahvâl’i çıkardığında toplumu bilinçlendirmek
istediklerini anlatırken, ileride gazetelerin bilinç
kelimesi ile yan yana anılamayacak kadar bilinçsiz
olabileceklerini tahmin etmiş miydi?
Günümüzde en çok satan gazetelere bakın, birbirinin
aynısıdır hepsi de. Hepsinin manşeti ülke gündemini
değiştirmek için uydurulmuş ya da çarpıtılmış satırlarla
doludur. O kendini büyük sayan gazetelere bir bakın. 2.
sayfa “jet-sosyeteye” ayrılmıştır ve birçoğumuzun anlamadığı
partilerden, isimlerini telaffuzda bile zorlandığımız
şahıslardan ve ilişkilerden bahseder. 3. sayfada dehşeti
görürüz. Acımasızlığı içimize kadar sokarlar. Ekonomi
sayfalarında (hükümetin ağzıyla) anlamadığımız ancak olumlu
olduğunu bir yerlerden fark ettiğimiz grafikler görürüz de
hâlâ açızdır. Köşe yazarlarından nabza verilen
şerbetlerle kan şekerimiz yükselir, arka sayfadaki
bilmediğimiz birçok Hollywood yıldızının anlamsız işlerini
okuruz. Ve bu, bizi bir satır dahi anlatmayan kağıt
parçalarına zor kazandığımız şu sıfırları atılan ama
hayatımızda psikolojik bir değişiklik dışında hiçbir şey
yaratmayan paralar sayarız.
Türk milleti “titre ve kendine gel!”. Birileri bizi
“mankurtlaştırıyor”, birileri bizi dünya insanı yapmaya
çalışıyor, birileri Türk insanına haber getirmiyor; onu
oyalıyor, birileri bizi bitiriyor. Haydi, uyan şu gaflet
uykusundan! Seni anlatan gazetene sahip çık. O deli
saçmalarını sen almazsan onlar çok satan değil, çabuk batan
olacak!
Türk milleti! Bizi “mankurtlaştırıyorlar.” İnanmazsan Cengiz
Aytmatov’a kulak ver: M.S 200’lü yıllarda Orta Asya’daki
Juan Juanlar, Kırgızların komşusu ve can düşmanıydı.
Juan Juanlar,
Kırgız kabile ve
oymaklara saldırır, yakıp yıkarlarmış. Juan Juanlar esir
aldıkları Kırgız savaşçılarını köleleştirmek
için mankurtlaştırma yöntemini kullanmışlar. Esirin başını
kazır, saç tellerini tek tek kökünden çıkarırlarmış. Yeni
kesilmiş bir devenin derisini, esirin kazınmış başına
sımsıkı sararlarmış ve esir güneşin altında bekletilirmiş.
Yeni kazınmış başı saran hayvan derisi güneşte büzüştükçe
mengene gibi olurmuş. Günler geçtikçe saçlar yavaş yavaş
uzarken, deriden dışarı çıkamayan saçalar içeri, beyne doğru
uzarmış. Böylece esirlerin çoğu bu işkenceye
dayanamazlarmış. Esirlerden sağ kalanlar ise hafızalarını,
kimliklerini kaybederlermiş. Juan Juanlar, belleğini yitiren
tutsağı alır, içecek-yiyecek verirlermiş. Gücünü toparlayan
tutsak, artık bir “mankurt” haline gelmiştir. Kim olduğunu,
hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını,
çocukluğunu bilmezmiş.
İşte, Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanında
anlattığı “mankurtluk”. Şimdi ise gerçekleşti bu efsane,
kafamızda bir deve derisi yok belki, ama bilincimizi bize
acı çektirmeden yok edenler var. Juan-Juanlar yok belki, ama
içimizde yılanlar var. Aslında hikâyeyle aynı
olan bir şey var. O da gitgide “mankurtlaştığımız” ve kim
olduğumuzu unutmaya başlamamız.
Türk milleti kafandaki deve derisini çıkar. Unutma, çok
satan o gazeteler gün gelir bizi de satar!
Gökçen Karataş
|