|
Genel
Başkanımız Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin
TBMM’nin olağanüstü toplantıya çağrılması ve
gündemdeki son siyasi gelişmeler hakkında
yaptıkları yazılı basın açıklaması
19
Eylül 2006
Adalet ve Kalkınma Partisi 1 Temmuz 2006
tarihinden buyana tatilde olan Türkiye Büyük
Millet Meclisini ikinci kez toplantıya
çağırmıştır.
ABD’nin baskısıyla Lübnan’a asker göndermek
için yetki alınmasından sonra, AKP hükümeti
şimdi de Avrupa Birliği’nin dayatmalarını
karşılamak amacıyla Meclis’i olağanüstü
toplamıştır.
Hain
terörün tırmandığı ve Türkiye’nin kan gölüne
döndüğü bir dönemde terörle mücadele
gündemiyle toplanması gereken Türkiye Büyük
Millet Meclisi, bunun yerine Avrupa Birliği
mesaisi yapacaktır.
Avrupa Birliğine karşı zaman zaman sahte
çıkışlar ve cesaret gösterileri yapan ve bu
yolla imajını düzeltmeye çalışan hükümet
şimdi aslına dönmüştür.
AKP
hükümetinin siyasi pusula olarak sarıldığı
Avrupa Birliği, sanal ve hayali bir
hedeftir.
Son
yıllarda iç siyaset gündemini belirleyen en
büyük dış etken olan Avrupa Birliği süreci,
gerçekte bir oyalama ve istismar sürecidir.
Avrupa Birliği Türkiye’yi oyalamakta, AKP
hükümeti de bu hayali hedef peşinde Türk
halkını oyalamaktadır.
Avrupa Birliği istismarı, AKP hükümeti için
en karlı siyasi rant ve ticaret sektörüdür.
Her
konuyu istismar ederek ucuz siyaset yapan
AKP, Avrupa Birliği hayal ticaretini de
siyasi ilke olarak benimsemiştir.
Türk
milletinin gelecek ümidi ve beklentileri, bu
amaçla hoyratça istismar edilmiştir.
Ancak, bir yalan rüzgârı dizisi halinde
sahneye konulan bu orta oyununda sona
gelinmektedir.
Aziz
milletimizin gerçekleri görmesini engellemek
için bugüne kadar uygulanan AB karartması ve
ablukası artık etkisini kaybetmekte ve
gerçekler gün ışığına çıkmaktadır.
Bugün
gelinen noktada idrak ve vicdan sahibi
herkes şu gerçekleri görmektedir.
-
Avrupa Birliği Türkiye’yi
içine kabul etmeyi istememekte, bunu
hazmedememektedir.
-
Bu dışlayıcı tutumun
temelinde yatan gerçek neden, din ve
kültür farklılıklarıdır. Hristiyan
dünyasının medeniyet projesi olarak
görülen ve ilham kaynağı bu değerler
olan AB içinde Türkiye’nin yeri yoktur.
-
Türkiye için biçilen
konum, özel ve imtiyazlı statü olarak
tanımlanan AB yörüngesinde gevşek bir
bağlılık ilişkisidir.
Avrupa Birliği belgelerinde yer alan
ifadeler, bu gerçeği açıkça ortaya
koymuştur. Alman Şansölyesi Merkel de,
geçtiğimiz hafta, Türkiye için çizilen yol
haritasının sonunda çıkacağı adresin özel
ilişki olduğunu bir kere daha dile
getirmiştir.
Üç
semavi dinden biri olan barış ve kardeşlik
dini Müslümanlığa ve Yüce Peygamberimize
karşı çok ağır hezeyanlarda bulunan Papa’nın
Türkiye’nin AB üyeliğine din ve medeniyet
farklılığı temelinde çıkmış olması, bu
açıdan çok iyi değerlendirilmesi gereken bir
olgudur.
Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı
önyargılı ve dışlayıcı tutumu, zaman zaman
aşağılamaya kadar varan bir küstahlık
noktasına kadar taşınmaktadır.
Türkiye’yi hazmetme kapasitesini bir kriter
haline getiren Avrupa Birliği, Türk
Milletinin aşağılanmayı, horlanmayı ve
hakareti hazmetme kapasitesi olduğu gibi bir
vehim içindedir.
Türk
milletinin onur ve haysiyetiyle oynanmasına
izin vermeyeceğinin ve böyle bir anlayışla
yürütülen Avrupa Birliği sürecinin Türkiye
için bir esaret zinciri olmadığının AB’ye
hatırlatılması elzem hale gelmiştir.
Bunu
yapması gereken de Türkiye Cumhuriyeti’nin
hükümetidir.
Ancak, Avrupa Birliği’ne her bakımdan teslim
olan AKP hükümetinin bunu yapması
beklenemeyecektir.
AB
sürecinin bugün içinde bulunduğu duruma
bakıldığında, zemini çürük olan ilişkilerin
hastalıklı bünyesinin kangrene dönüştüğü
görülecektir.
Süreç
tıkanmış, sanal Avrupa Birliği projesi
bitkisel hayata girmiştir.
Bütün
işaretler, önümüzdeki aylarda AB ile
ilişkiler ve Kıbrıs konularında çok ciddi
sorunların yaşanacağı bir kriz dönemine
doğru gidildiğini göstermektedir.
Seçimlere kadar Avrupa Birliği ipine
sarılmaktan başka çaresi kalmayan AKP
hükümeti, bunun için “Sonbahar sendromu”
yaşamaktadır.
AKP
hükümeti önümüzdeki ay yayınlanması beklenen
İlerleme Raporuyla Avrupa Birliği’nden karne
alacaktır.
AB’nin her dayatmasını ev ödevi anlayışıyla
kabullenen hükümet bu nedenle telaşa düşmüş
ve kaçıncısı olduğunu takipte zorlandığımız
yeni bir AB uyum paketinin kabulü için
Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırmıştır.
Bütün
mesaisini Avrupa Birliği’nin sonu gelmeyen
taleplerini karşılamak için harcayan AKP
hükümeti, sadık bir hizmetkâr olarak bütün
bu çabalarına rağmen AB’ni yine de memnun
edememenin sıkıntısı içindedir.
Avrupa Birliği’nin yeni dayatma listesinin
merkezinde, bu kez Türklüğe ve Türk
devletine hakaretin tamamen serbest olması
yer almaktadır. AB, bu amaçla Türk Ceza
Kanunu’nun 301. maddesinin tamamen
kaldırılmasını talep etmektedir.
Demokratik özgürlük adına yakın geçmişte
terörü desteklemeyi suç olmaktan çıkaran AKP
zihniyetinin, esasen bu talebi yerine
getirmekte bir sıkıntısı ve sorunu
bulunmamaktadır.
301.
maddenin koruduğu değerler, AKP’nin değerler
sistemi içinde fazla bir önem ve ağırlık
taşımamaktadır.
Buradaki tek güçlüğü, kamuoyunun göstereceği
tepki ve yaklaşan seçimlerdir.
Bu
nedenledir ki, şimdilik Türk mahkemelerini
baskı altına alarak bu maddenin fiiliyatta
uygulanmamasını sağlamak yoluna gitmiştir.
Ancak
bununla da yetinmeyen ve beraat veya
takipsizlik kararıyla sonuçlansa bile bu
maddeden dava açılmasını istemeyen Avrupa
Birliği’ni nasıl tatmin edeceği zamanla
görülecektir.,
Türk
tarihine ve milli değerlerine bağlılıkları
lafta kalan ve şartlara göre milliyetçi
söylemlere yönelerek milliyetçiliği de
takiye aracı olarak kullanan AKP
zihniyetinin gerçek kimliği ve kişiliği
budur.
Bunların milliyetçiliği, göstermelik tören
milliyetçiliğidir.
Avrupa Parlamentosu’nun geçtiğimiz 5
Eylül’de kabul ettiği Türkiye raporu, Avrupa
Birliği’nin Türkiye’ye karşı beslediği
önyargıları bir kere daha açığa vurmuştur.
Avrupa Parlamentosu, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluş ilkeleri terk edilerek yeni bir
yapıya kavuşturulması için yeni bir Anayasa
hazırlanmasını istemektedir. Bunun amacı
yeni bir devlet ve millet tanımı yapılması
ve Türkiye Cumhuriyeti’nin buna göre yeniden
şekillendirilmesidir.
Alevi
inancından olan vatandaşlarımızı azınlık
konumuna sokan raporda, Alevi
vatandaşlarımızın “korunması” talebi, Rum
azınlığı ve Yezidilerle birlikte ele
alınmıştır.
Türkiye’den sözde Ermeni soykırımının yanı
sıra “Pontus Soykırımını” da tanınması
istenmiştir. Ermeni soykırımının
tanınmasının Türkiye’nin AB’ne katılımının
ön şartı olduğu raporda kayda geçirilmiştir.
Raporun Güney Doğu başlıklı bölümü altında
Türkiye’nin karşısına şu talepler
getirilmiştir:
- PKK terörüne karşı meşru mücadele
veren güvenlik güçlerimiz terörist
militanlarla aynı kefeye konulmuş ve
güvenlik güçlerimize terör eylemlerine güç
kullanarak karşılık vermeme çağrısında
bulunulmuştur.
- Başbakan Erdoğan’ın geçen yıl
Diyarbakır’da yaptığı konuşmanın “Kürt
sorunu konusunda cesur ve ümit verici
işaretler” olduğunu tespit eden Avrupa
Parlamentosu, bu konuşma ışığında Kürt
sorununun demokratik çözümü için Türk
Hükümetinin çaba harcamasını istemiştir.
- Güneydoğu’da teröre karşı mücadelede
ve güvenliğin sağlanmasında bir dengenin göz
önünde bulundurulmasını isteyen rapor’da bu
çerçevede “siyasi diyalogun” geliştirilmesi
ve “barışçı aracılarla yapıcı diyalog”
kurulması çağrısı yer almıştır.
Bölgesel sorunlar ve dış ilişkiler başlığı
altında Türkiye’den Ermenistan’la ön şartsız
olarak diplomatik ilişki kurulması, sınırın
açılması ve uygulanan ambargoyu kaldırması
istenilmiştir.
Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tanınması,
ilişkilerin normalleştirilmesi, Magosa
limanının AB yönetimine devredilmesi ve Türk
limanları ile havaalanlarının Rum bayraklı
gemi ve uçaklara açılması talepleri de
rapor’da yer almıştır.
Avrupa Parlamentosu raporunda yer alan bu
hezeyanlar, Avrupa Birliği organlarının
Türkiye konusundaki çarpık ve sakat kafa
yapısını yansıtmaktadır.
Bunlar karşısında AKP hükümetinin takındığı
tutum, en azından raporun içeriği kadar
ibret ve hayret verici olmuştur.
Başbakan Erdoğan raporun bağlayıcılığı
olmadığını belirterek konuyu geçiştirmeye
çalışmıştır.
Burada önemli olan raporun hukuki
bağlayıcılığı olup olmaması değildir. Siyasi
niteliği ve ağırlığı olan bu rapor, Avrupa
Birliği’nin Türkiye’ye bakış açısını bir
kere daha ortaya koymuştur.
AB
Türkiye’ye kalın siyah gözlükler arkasından
bakmaktadır.
Önemli olan budur. Bu gerçeği en iyi bilmek
durumunda olan da Başbakan Erdoğan’dır.
Zira,
Pontus soykırımı ve Yezidilerin tanınması
bir kenara bırakılırsa, raporda yer alan tüm
talep ve dayatmalar Başbakan’ın göstermelik
müzakereler için Brüksel’de 17 Aralık 2004
ve 3 Ekim 2005’de gönüllü olarak kabul
ettiği belgelerde de yer almıştır.
Başbakan Erdoğan Brüksel dönüşü Kızılay
Meydanında Belediye kamyonu üzerinde işte bu
bayramı havai fişeklerle kutlamıştır.
Ancak
şimdi mızrak çuvala sığmamaktadır. AKP’nin
Türk milletine yalan söyleme imkanı
kalmamıştır.
Avrupa Birliği ile ilişkilerde yaşanacak ilk
kırılma noktasının Kıbrıs olacağını artık
herkes kabul etmektedir.
Yaygın tabiriyle tren kazası olarak önemi
küçümsenmek istenen bu kriz, arızi bir yol
kazası olmayacaktır.
AKP’nin Avrupa Birliği treni raydan çıkmış
olup devrilmek üzere sürüklenmektedir.
Bunu
çok iyi bilen hükümet, Kıbrıs krizini bir
süre daha ileriye atabilmek ümidiyle çıkış
yolları ve ara formüller arama telaşı
içindedir.
Avrupa Birliği, Türkiye’nin Kıbrıs Rum
Yönetimi ile ilişkilerini
normalleştirmesinin ilk adımı olarak gördüğü
Türk limanlarının Rum gemilerine açılması
dayatmasını masaya getirmiştir.
Şimdi
AKP’den bu konuda verdiği sözü yerine
getirmesini talep etmektedir.
AB
ile göstermelik müzakere sürecini başlatmak
uğruna her dayatmayı kabul eden AKP, şimdi
sıkışmıştır. İlk fatura önüne gelmiştir.
Limanların açılmasının Türk kamuoyunda
doğuracağı tepkiden çekinen hükümet, şimdi
seçimlere kadar zaman kazanmaya
çalışmaktadır.
Ne
acıdır ki, bu konuda umut bağladığı kişi Rum
lideri Papadapulos olmuştur.
Son
iki yıl içinde Kıbrıs sorununu Rum
taleplerini karşılayarak çözmeyi ve böylece
Kıbrıs Türklüğünü tasfiye etmeyi başaramayan
AKP hükümeti, son bir zorlama yaparak, bunun
önünde engel olarak gördüğü KKTC hükümetini
yıkmak için açık müdahalede bulunmuştur.
CTP-DP Koalisyon hükümetinin yıkılması için
her çirkinlik sergilenmiş, istifa ettirilen
milletvekillerinin desteğiyle Avrupa Birliği
yanlısı devşirme bir hükümet kurulması
süreci başlatılmıştır.
Bu
siyasi tezgahın içinde AKP yetkililerinin
yer aldığı bütün çıplaklığıyla ortaya
çıkmış, AKP bu konuda da suçüstü
yakalanmıştır.
AKP’nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
içini karıştırmaktan vazgeçmemesi halinde
Kıbrıs Türklerini çok zor günler
beklemektedir.
Hükümet bu tehlikeli oyunların Avrupa
Birliği ile ilişkilerde yaşanacak Kıbrıs
krizini erteleme amacına hizmet etmeyeceği
gerçeğini de görememektedir.
Bugün
Türkiye’nin önündeki en büyük tehdit, gemi
azıya alan kanlı terör, etnik tahrikler ve
siyasi bölücülüktür.
Hain
terörün sivil halkı hedef alan kanlı
eylemleri artarak sürmektedir.
Geçtiğimiz hafta Diyarbakır’da masum
çocukları hedef alan menfur bombalı saldırı,
kanlı terörün hiçbir sınır tanımayan
alçaklığını bir kere daha göstermiştir.
Yavrularımızın bu şekilde katledilmesi tüm
Türk milletin ciğerini dağlamış ve bütün
vicdanları isyan ettirmiştir.
Bağlar beldesindeki bomba, Türk milletinin
yüreğinde patlatılmıştır. Bu hainlerin
amacı, tahrik ortamını tırmandırarak bir
kardeş kavgasının zeminini hazırlamak ve
devletle milleti karşı karşıya getirmektir.
Başta
Diyarbakır’lı kardeşlerimiz olmak üzere aziz
milletimiz, sağduyu ve metaneti koruyarak bu
alçak oyuna gelmemişlerdir. Bu yöndeki hain
tahrikleri boşa çıkartmışlardır.
AKP
hükümetinin vakit geçirmeden Türkiye’nin kan
gölüne çevrilmesindeki sorumluluğu üzerinde
namuslu bir vicdan muhasebesi yapması artık
kaçınılmaz hale gelmiştir.
Avrupa Birliği uyum yasalarıyla terörü
desteklemeyi suç olmaktan çıkaran ve
bölücülüğün önünü açan AKP hükümeti, bugüne
kadarki tutum ve icraatıyla etnik
bölücülüğün en büyük cesaret kaynağı
olmuştur.
Bunun
yanı sıra, AKP hükümeti terörle mücadele
için gerekli siyasi iradeyi sergileyememiş
ve güvenlik kuvvetlerimizin ihtiyaç duyduğu
tedbirleri almayarak bu mücadeleyi zaafa
sürüklemiştir.
Terörün iç destekçilerinin tahrikleri
karşısında sessiz ve hareketsiz kalan
hükümet, terörün dış kaynaklarıyla mücadele
konusunda da hiçbir somut adım atmamıştır.
Kuzey
Irak’tan kaynaklanan terörle mücadelede
sadece laf üretmiş, arkasını getiremediği
gövde gösterileriyle Türk toplumunun haklı
tepkisini yatıştırmaya çalışmıştır.
Kuzey
Irak’taki terör yuvalarına karşı önlem
alınmazsa Türkiye’nin kendi başının çaresine
bakacağını ilan eden Başbakan Erdoğan’ın, bu
sözleri havada kalmıştır.
Türkiye’nin meşru hakkı olan askeri
operasyon gündemden çıkarılmıştır.
Başbakan’ın bunun yerine düşündüğü çarenin
terör koordinatörleri mekanizması olduğu çok
geçmeden anlaşılmış ve AKP hükümeti çareyi
terörle mücadeleyi ABD’ye ve Barzani’ye
havale ve ihale etmekte bulmuştur.
Güvenlik güçlerimizin terörle etkili
mücadele için iç koordinasyon birimi
kurulması önerisini geçen yıl reddeden
hükümetin, şimdi ABD ve Irak’la üçlü
koordinasyon mekanizması kurması başlı
başına bir garabet örneğidir.
Üçlü
koordinatör sistemini icat eden AKP
hükümeti, terörle mücadelenin komiteye
havale edilerek yapılmasının ilk örneğini
dünya literatürüne kazandırmış olmaktadır.
Bu
yöntemin somut ve ciddi bir sonuç doğurması
beklenmeyecektir.
Terörle mücadelenin her şeyden önce siyasi
irade ve kararlılık gerektirdiği bir
gerçektir. Bu oluşmadığı sürece, kurulacak
mekanizmalar göstermelik girişimler olarak
kalmaya mahkumdur.
Bu
mekanizmanın ABD ve Irak tarafından
Türkiye’nin sınırötesi askeri harekat
yapmasını önlemek ve PKK’nın siyasi
programını uluslararası platformlara taşımak
için bir araç olarak kullanılmak istenmesi
ciddi bir tehlike olarak karşımızdadır.
Nitekim, ABD’nin koordinatörüyle bir görüşme
yapan Barzani, bu mekanizma çerçevesinde
Kürt sorunun barışçı çözümü için
arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu
söylemiştir. Bu konudaki niyetler önümüzdeki
günlerde daha da açıklığa kavuşacaktır.
Büyük
bir aile olan Türk Milleti, şerefli bir
tarihin ortak varisidir.
Asırlar boyu bölünmez bir bütün olarak
yaşayan Türk milleti, karşısına çıkan tüm
güçlükleri tek vücut olarak ortak çabalarla
aşma kudretini göstermiştir.
Türk
milletinin en büyük zenginliği ve güç
kaynağı, tarihin her döneminde koruduğu ve
yücelttiği milli birliği ve kardeşliğidir.
Bugün
de, şartlar ne kadar ağır olursa olsun
üzerinde titrememiz gereken en büyük milli
değerimiz budur.
Yaşanan tüm ekonomik ve sosyal sorun ve
sıkıntılar zaman içinde geride
bırakılabilecektir. Her kaybın telafisi
mümkündür.
Ancak, milli birliğimiz ve kardeşliğimizin
yara alır ve tahrip olursa, bunun geri
getirilmesi imkanı bulunmamaktadır.
Böyle
bir felaketin yaşanması halinde Türkiye
topyekün bir parçalanma ve yok olma sürecine
mahkum olacaktır.
Bugün
karşı karşıya bulunduğumuz en büyük tehlike
budur.
Milli
birliğimizi hedef alan hain saldırılar ve
tahrikler artarak sürmektedir. Bölücü
hainler kin, nefret ve düşmanlık tohumları
ekmek için seferber olmuştur.
PKK’nın alçak saldırıları sonucu
kaybettiğimiz aziz şehitlerimizin toprağa
verildiği günlerde bile büyük şehirlerin
sokaklarında PKK lehine gövde gösterileri
yapılması çok ağır sonuçlar
doğurabilecektir.
Bu
alçak tahriklerin sürmesi, toplumsal
dinamikleri harekete geçirme ve bir karşı
tepkiyi davet etme riskini taşımaktadır.
Nitekim bunun işaretleri görülmeye
başlamıştır.
Burada herkes çok dikkatli ve teyakkuz
içinde olmalıdır. Türkiye’nin önüne hain
tuzaklar kurulmuştur.
Buradan aziz milletimize sabır ve sükunet
içinde olmaları ve tahriklere kapılarak
sağduyu yolundan ayrılmamaları çağrımızı
tekrarlamak istiyorum.
Aziz
milletimiz müsterih olsun. Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, güvenlik güçleri ve
görevli kurumlarıyla bu hain suikasti
önlemeye muktedirdir.
AKP
hükümetine rağmen Türkiye bu alçak oyunu
boşa çıkaracaktır.
Türk
Milliyetçileri, Türkiye’yi bölüp parçalamayı
hayal eden gözü dönmüş hainlere geçit
vermemeye kararlıdır.
Ancak, Ülkücü kardeşlerim ve Milliyetçi Türk
gençliği, hain tahrikler karşısında
sokaklara çıkmayacak, bölücülerin Türkiye
için tezgahladığı oyuna alet olmamaya azami
dikkat gösterecek ve hiçbir şart altında bir
kardeş kavgasının tarafı haline
gelmiyecektir.
Milliyetçi Hareket ve Ülkücüler sokaklarda
değil Ankara’da olacak ve yaklaşan iktidar
dönemimizde PKK terörünün kökünün kazınması
ve Türk milletinin birliği ve kardeşliğinin
korunmasının şerefi bizlere nasip olacaktır.
Çok
zor bir dönemden geçmekte olan Türkiye’nin
bugün gelinen kavşak noktasında önünde iki
yol, iki tercih bulunmaktadır.
Birincisi, cephelere bölünerek husumet,
çatışma ve kavga ortamında sürekli kan
kaybetmek ve yaralı bir ülke olarak tükenip
yokolmaktır.
Türkiye’nin bu yola sürüklenmesine seyirci
kalmak Türkiye’ye yapılabilecek en büyük
ihanet olacaktır.
Türk
Milletinin gerçek vatansever ve milliyetçi
evlatları, bedeli ne olursa olsun buna karşı
koymaya kararlıdır. Kendilerinde hangi gücü
vehmederlerse etsinler, hiç kimse bu
konudaki sabrımızı ve kararlılığımızı
denemeye kalkmamalıdır.
İkinci yol ise, ortak milli değerler ve
birlikte yaşama ülküsü etrafında
kenetlenerek Türkiye’yi içten yıkmayı
amaçlayan hain tahriklere karşı milli bir
duruş ortaya koymak ve bu ruhla Türkiye’yi
ayağa kaldırarak onurlu bir geleceğe
taşımaktır.
Milliyetçi Hareket işte bu şerefli göreve
taliptir.
Önümüzdeki seçimlerde tek başına iktidara
gelecek olan Milliyetçi Hareket’in birinci
önceliği, bu amaçlar doğrultusunda topyekün
bir onarım ve toparlanma sürecini başlatmak
olacaktır.
Bu
bizim Türk tarihine ve Aziz Milletimize
şeref ve namus borcumuzdur.
İl ve
İlçe kongreleri sürecini tamamlayan
Milliyetçi Hareket Partisi Sonbahar’da
yapılacak Büyük Kongre sonrası Türkiye’nin
kurtuluşu projesi ve bunu hayata geçirecek
kadrolarıyla Türk milletinin huzuruna
çıkacaktır.
Sözlerime son vermeden önce Aziz
Milletimizin yaklaşmakta olan mübarek
Ramazan’ını şimdiden kutlamak istiyorum.
Rahmet ve bereket ayı olan Ramazan’ın, çok
ağır sorunlarla hırpalanan Türkiye’nin ayağa
kalkarak düzlüğe çıkacağı hayırlı bir
dönemin başlangıcına vesile olması
temennisiyle hepinizi en iyi dileklerimle
selamlıyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı
|